Abdülkadir Özer

DEİZM

service
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

 

İnsanlık tarih boyunca çeşitli merhalelerden geçmiş ve bu zamanlara gelmiştir. Doğada diğer canlılar gibi var olan insanı diğerlerinden ayıran yegane fark ise akıllı bir varlık olmasıydı. Nitekim akıl nimeti insana bahşedilen en temel ve paha biçilemez bir şükür sebebidir. Akıllı bir varlık olan insan aklının sınırlarını tarih boyunca tespit etmeye çalışmıştır. Akıl, insanı diğerlerinden ayıran bir özellik olmasının yanında sahip olduğu tehlikeli bir güçtür de. Bunu söylememizin sebebi insanlık tarihinin başına iyi kötü ne geldiyse akıl sebebiyledir. Farz edelim 16. yy. da Fransa’da yaşayan birisiniz. Hakim güç (devlet eksenli bir bakışla) size neyin doğru olduğunu söylediğinde akıllı bir iş yaptığını savunurken aynı zamanda sizin aklınızı kullanmanızı da doğru bulmaz. Mesela örnek vermek gerekirse Hıristiyanlığın etkisi altında Kilise ve onun size söyledikleri tek doğru kabul edilirken ona muhalefet, ölüme gidecek sonuçlar doğurabiliyordu. Hakimiyeti elinde tutmaya kararlı Kilise ve rahipler bir yanda, onların doğruları çarpıttığını dillendirenler bir tarafta akıl nimetinin kendilerinde olduğunu katı bir tarafgirlikle birlikte seslendiriyordu. Hangi tarafın akıllı olduğunu anlamaya çalışan halk ise duygu öznesiyle bir tarafa meyyal tutumlar sergiliyordu. Duygu öznesini şu an konuya dahil etmemiz yukarıda bahsettiğimiz kişilerin duygulardan beri olduğunu düşündürmesin. Ne var ki hiçbirisi duygularından sıyrılabilmiş değillerdi. En bariz örneğiyle herkesin kabul ettiğinin aksine Kilise, dünyanın güneşin etrafında döndüğünü değil, güneşin dünyanın etrafında döndüğünü kabul ederken doğru bildiğini savunur gibi gözükse de aslında olan iktidarı kaybetme duygusu ve hakimiyetinin sarsılma endişesiydi. Diğer taraftan Kilise karşıtlarının her şeye müdahil bir tanrı yerine hiçbir şeye karışmayan tanrıyı kabul etmelerinin doğanın özüne uyan tanrı anlayışının gereği olduğunu söylemelerine karşın bizce asıl gerekçe istediğini yapma serbestliğiydi. Bunu bu kadar basit bir anlatımla söylememiz olayları gerçekliğinden çıkarmak gibi gözükebilir ancak tarihi detaylara girmeden kısa bir özet şeklinde sunmak açısından bunu tercih ettiğimizi belirtmekte fayda var. Çünkü anlatılmak istenen, olayların tarihi seyri değil her kararın ve her fikrin altında akılla beraber duygu emarelerininde olduğunun altını çizmektir. Taraf olma ve fanatikleşme bu ince çizginin yok olmasına ve fikirlerin altında yatan saiklerin tek bir nedene hamledilmesine sebep olmaktadır. Biz bu yazımızda taraftar olmadan hem duygu hem de akıl nimetlerinden faydalanarak insani bir tavırla karşılaştırmalar yapmak niyetindeyiz. Ancak şunu da belirtmek isteriz ki yazımızda bahsedeceğimiz konular tamamen kişisel çıkarımlar olduğundan kimse için bağlayıcılık iddiasında da değiliz.

Öncelikle şunu ifade etmekte fayda var; akıl nimetini kullanmak insanı duygulardan müstağni kılmaz ve dahi duygu emarelerinin görülmesi akıl yürütme yoluyla çıkılan sonucu geçersiz kılmaz. Literatürde bilgi edinmenin iki farklı yolu olarak tanımlansa bile ikisinin de birbirine katkıları vardır. Bu tespitimiz bilimsel olanla tecrübi olanı birbirine karıştırmak değil bilakis her ferdin iç dünyasına yaptığımız bir yolculuk; iç dünyamızdaki çalkantıları daha belirgin hale getirmeye çalışmaktır. Yukarıda bahsettiğimiz örnek üzerinden ilerlersek Kilise size nasıl yaşamanız gerektiğini din çatısı altında vahiy eksenli bir doğrultuda tebliğ ediyordu. (Din ve vahiy kelimelerini İslami anlamıyla kullanmıyoruz.) Neye inanacağınız, neyi reddedeceğinizi, neyin yanlış olduğunu, yanlıştan nasıl kurtulacağınızı size söylerken inancı gereği bunu yaptığını gizlemiyordu. Kilisenin dediklerine hikaye gözüyle bakanlar, aklını kullanarak bunların yanlış olduğunu söyleyenler de inançlarını kurtarmak için bir yola koyulmuşlardı. Yani onlarda inancının gereği olarak bunu yapıyordu. İki tarafı ayıran nokta biri vahiy eksenli diğerinin ise akıl eksenli olmasıydı. Birisi için vahiy dokunulmaz diğeri için akıl dokunulmazdı. Ne var ki o zamanlarda vahyi akıldan üstün tutanlarla aklı yegane doğru kabul edenler aynı tarafgirliği yapıyorlardı. İşler o denli ilerlemişti ki akıl ve vahiy birleşmez ikili, birbirini reddeden iki temel unsur olarak görülüyordu. Kilise ortaya konan bilimsel çalışmalara kulak tıkarken, diğer taraf da inancın doğuracağı sorumlulukları görmezden geliyordu. Sonraki yüzyıllara taşınan bu kavgada diğer tarafın kimliği artık belliydi; Deizm. Tanrının doğayı mükemmelen yarattığını ve ona müdahale etmesinin eksiklik olacağını savunan bu görüş Tanrıya zarar vermemek adına bunu savunuyor aynı zamanda dine karşı olduğunu söylerken Deizmin doğal din olduğunu yani asıl Hıristiyanlık olduğunu bununla beraber Hıristiyanlıktan Tanrıyı ödünç alıp diğer tüm ritüelleri de reddediyordu. Bu anlayışın temelinin sağlam bir zemine oturmadığı söylemlerinden ayandı. Aynı şekilde Kilisenin de söylemleri çelişkilerle ve çıkarlarla doluydu. İlk zamanlar günahlardan arınma, rahibe itiraf etmeyle gerçekleşirken sonraları günahına göre maddi bir bedel çıkartılmaya başlandı ve tabi bunun dayanağı Tanrı veya İsa Mesih idi. İki tarafın kabul ettiği doğruların dayanağı ne olursa olsun kendi akıllarına yatıyor aynı zamanda duygu emareleri de barındırıyordu. Hal böyle olunca fikirlerin içerisinden duyguyu çıkarmak en iyi söylemle olayları çarpıtmaktan ibarettir. Bir tarafta Kilise diğer tarafta Deizm. Artık hakim ideoloji kendine muhalif olan herkesi Deist olmakla itham ederken aynı zamanda bir düşman da oluşturuyordu. Deistler ise zaten en başından beri Kiliseyi kendilerine düşman olarak bellemişlerdi. Ancak iki tarafın da asıl dinin savunucusu olduklarını söylemeleri işleri garipleştiriyordu. Kilise, vahyedilenin akıl süzgecine ihtiyacı olmadığını söylerken, Deistler; aklı, süzgeçten ziyade asıl doğru kabul ediyordu. İki taraf arasındaki düşmanlık münakaşayla kalmamış mezhepleşme, mezhep içinde ayrışma ve nihayetinde ölümlerle sonuçlanmıştır. Sonuçlanmıştır dememiz olayların bittiği anlamına gelmiyor. Aksine Kilise, muhalifler tarafından güç kaybına uğrarken muhaliflerin söylemleri bağlamlarından farklı bir hüviyete doğru ilerliyordu. Kiliseyle başlayan deist anlayış tüm semavi ve semavi olmayan dinleri de kapsayacak şekilde bir mahiyete bürünmüş insanları inandıklarından ve inançlarından uzaklaştırmak için tehlikeli bir silaha dönüşmüştür. Her ne kadar, asıl Hıristiyanlığı biz savunuyoruz, deseler de yaptıkları inancın sorumluluklarından kaçmaktan ibaretti. Tanrı inancı olmayanlardan pek de farkları yoktu aslında. Tek fark kendi vicdanlarını rahatlatan mükemmel bir yaratıcı inancının olmasıydı. Aynı mükemmel yaratıcı mükemmel yarattığı dünyayı o kadar da mükemmel olmayan (hata ve yanlış yapmaya meyyal olan) insanın insiyatifine bırakmış ve hatta pek mükemmel olan yaratıcı insanı bu dünyada kendi kaderine terk edip köşesine çekilmeyi tercih etmiş! Öte dünya, vahiy, peygamber gibi dini kabuller mükemmel tanrıya eksiklik addetmek olduğundan bunların da reddine karar vermişler! Peygamberlerin çoğu yaşamamış, bilinenler ise peygamber değil o zamanın örnek insanlarıymış! Deist anlayış tarih sahnesine bu şekilde çıkmış ve günümüze kadar gelmiştir…

Tüm bunları anlattıktan sonra Deizm diye bilinen inancın aslında Tanrı inancıyla bağdaşmayan bir kabul olduğunu söylemek herhalde abesle iştigal sayılmaz. Mantıklı bulunsun veya bulunmasın tanrı ve/veya tanrılar inancı olan tüm dinlerin kendi içerisinde ritüelleri vardır ancak tanrı inancı olan deizmde bunun kırıntısı gözükmez. Hal böyle olunca da deizm, en başından temellendirilemeyen bir inanç halini alır

DEİZM
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

KAI ile Haber Hakkında Sohbet
Sohbet sistemi şu anda aktif değil. Lütfen daha sonra tekrar deneyin.